Yazar: Deniz DEMİRKAPLAN
SALGIN, EKONOMİ VE ‘VEBALİMİZ’ KADIN
Kimi der ki kadın;
Uzun kış gecelerinde yatmak içindir.
Kimi der ki kadın;
Yeşil bir harman yerinde
Dokuz zilli köçek gibi oynatmak içindir.
Kimi der ki ayalimdir,
Boynumda taşıdığım vebalimdir.
Kimi der ki hamur yoğuran.
Kimi der ki çocuk doğuran.
Ne o, ne bu, ne döşek, ne köçek, ne ayal, ne vebal.
O benim kollarım, bacaklarım, başımdır.
Yavrum, annem, karım, kız kardeşim,
Hayat arkadaşımdır.
Nazım Hikmet Ran
İçinde bulunduğumuz salgın günlerinin uzun vadeli ve sarsıcı etkileri uzmanlar tarafından tartışılmaya başlandı. Ekonomik açıdan bakıldığında beklenen etkiler arasında salgınla birlikte kayıt dışı istihdamdaki düşüşe bağlı olarak kadın/erkek işsizlik oranlarının değişmesi ve ev içi emeğinin artışı da yer alıyor. Salgının ekonomik etkilerine toplumsal cinsiyet perspektifinden bakalım. Uzmanların öngörüsüne göre, salgın sonrası toplamda 1 milyon 350 bin kayıt dışı çalışan işsiz kalacak ve bu rakamın 700 binini kadın işçiler oluşturacak. Salgın, kadın ve erkek arasındaki ekonomik uçurumu arttıracak.
Yaşadığımız salgın günlerinde Türkiye’de sektör etkileri bazında kadınların erkeklere göre daha fazla iş kaybına uğradıkları gözleniyor. Ayrıca erkekler, güvenceli işlerini kaybettiklerinde güvencesiz işlerde çalışmaya ya da iş aramaya devam ederken kadınlar, iş kaybından sonra daha yüksek oranda iş aramaktan vazgeçiyor ve işgücünün dışına çıkıyor. Ekonomi Uzmanları, koşullara özgü önlemler alınmadığı takdirde, çalışma koşulları ve işgücü durumları bakımından kadın ve erkek arasındaki mevcut açıkların artabileceğine dikkat çekiyor. Alanında yetkin çok sayıda akademisyen görüşü salgının kadın istihdamına etkilerine yönelik sorularımıza cevap niteliğinde bilgilendirmeler yaptı.
Ev içi emeği nedir? Şu anki salgın gibi ekonomik etkileri olan kriz durumlarında evde kadınlardan neler bekleniyor? Özellikle 65 yaş üstü ve 20 yaş altı bireylere getirilen sokağa çıkma yasağından sonra ev içinde neler değişti?
Ev içi emek en genel bir tanımlamayla yaşamsal ihtiyaçların karşılanmasını sağlayan üretim faaliyetleri diyebiliriz. İlk akla gelenler günlük faaliyetler, yemek pişirme, ev temizliği, bulaşık, çamaşır yıkama, ütüleme gibi işler. Bazıları için ev içi emek; eve su taşıma, yakacak temin etme, bazıları için sebze, meyve yetiştirme, hayvan besleme gibi faaliyetleri de içerir. Gündelik işler, yaşamın yeniden üretilmesi için yerine getirilmesi gereken tüm faaliyetleri düşünmeliyiz; örneğin çocuğunuzun ödevlerinin ve sosyal etkinliklerinin takibi, doğum günü kutlamalarının organize edilmesi ve tüm hazırlıkların yapılması, hanede yaşayan bireylerin ve diğer canlıların bakımı; çocuk, yaşlı, engelli kişiler başta olmak üzere tüm hanehalkının her gün, güne başlayıp sürdürmeleri için yapılan tüm işler... Eğer iktisat bilimini, insan yaşamının sürdürülmesi, yaşamsal ihtiyaçların karşılanması ve insanların daha iyi bir yaşama kavuşması gibi insan odaklı kavramlar etrafında tanımlıyorsak bu yaşamsal ihtiyaçların üretimi, nerede gerçekleştiğinden bağımsız olarak ister ev içinde ister ev dışında yerine getirilsin, iktisadın inceleme alanına girmeli diye düşünüyoruz.
Şu anki salgın gibi kriz durumlarında evde kadınları nelerin beklediğini anlamak için evdeki iş bölümüne bakmak gerekiyor. Ev içi iş bölümü zaten eşitsizdi, çoğunlukla kadınlar tarafından yerine getiriliyordu bu hizmetler. Kriz durumlarında iktisadi şokların olumsuz etkilerinin, ev içi emek faaliyetleriyle telafi edildiğini gösteren bulgular var elimizde. Örneğin, hane bireylerinin işsiz kalması ve gelirinin azalmasıyla ev içi emek yükü artıyor, satın alınamayan mal ve hizmetler çoğunlukla kadınlar tarafından hane içinde üretiliyor. Özellikle düşük gelirli, yoksul hanelerde yaşayan kadınların yaşamlarındaki eşitsiz iş yükü daha da artıyor. Ayrıca, 80’lerden itibaren uygulanan kamu harcamalarının kısıtlanması ve özelleştirmeye dayalı ekonomi politikaları sonucunda da ekonomik kriz dönemlerinde alınan önlemler önce kamusal harcamalarda yapılan kısıtlamalar şeklinde oldu. Artan oranda da bu kesintiler, sağlık ve eğitim gibi kamusal bakım hizmetlerini etkiledi. Bu eğilim; kadınların hane içinde sağladığı hizmetleri, çocukların, yaşlı ve hastaların bakımı gibi “sorumlulukları” arttırıyor. Bugün de kadınlardan beklenen önceki ekonomik krizlerde olduğu gibi artan bu iş yükünü üstlenmeleri. “Evde-kal” günlerinde ekonomik krizlerin yarattığı etkilerin ötesinde bir durum yaşanıyor aslında. Piyasadan sağlanan ihtiyaçların örneğin çocukların eğitim hizmeti, bakım hizmeti gibi hizmetlerin neredeyse tamamını evde karşılamak durumundayız.
Ev içi emeğe “görünmeyen emek” diyoruz. Yani ne toplumsal olarak tanınıyor ne de çoğunlukla aile içinde bir itibar görüyor. Sanki görünmeyen bir el evlerdeki her işi yapıyor gibi. İş yasalarında da bir hükmü yok. Örneğin, iş yasalarına göre 8 saatin üzerinde çalıştığınız zaman fazla mesai ücreti alırsınız. Bir işçi için azami çalışma süresi tespit edilmiştir. İleri yaşta emeklilik hakkınız vardır. Ev içi emek konusunda ise bu sorgulanmıyor hiç. Kadınların saat kısıtı olmadan evin her işini yapması, kendisini ev işlerine adaması ve bundan hiç şikâyet etmemesi bekleniyor. Bunlar onun doğal görevi imiş gibi davranılıyor. Bu durum, kriz dönemlerinde daha da açığa çıkıyor. Şu anda içinde bulunduğumuz dönem de bir kriz dönemi. İşyerlerinde üretim düşüyor, bazılarında durdu; evlerde ise kadınlar fazla mesaide.
Herkes evde, 65 yaş üstü ve 20 yaş altı sokağa da çıkamıyor. Ailelerden hijyene daha dikkat etmeleri isteniyor, çocuklar internet üzerinden eğitimde ama evde o düzeni kurmak ve takibini yapmak gerekiyor. Bazı evlerde hane halkına, salgın öncesi ayrı yaşayan daha çok ileri yaştaki akrabalar da katılmış durumda. Yani hem ailenin kompozisyonu hem de ailedeki iş yükü değişmiş durumda. İş yükü dağılımında değişim oluyor mu, kestirmek zor. Bir yandan da salgın öncesine göre ev halkının birbirinin yaptığını gözlemleme olasılığı arttı. Hatta bazı işler gün içinde yetişmediği için erkekler yapmak zorunda kalıyor. Bundan iyi bir şey çıkar mı bilmiyorum. Belki en azından evdekilere kadınların ne denli çalıştıklarını görme ve anlama fırsatı doğmuş olur.
“Sağlık çalışanları, tükenmişliğin ötesinde hayatta kalma sorunuyla karşı karşıya”
Peki dışarda iş hayatına devam eden kadınlar salgınla birlikte ne tür zorluklarla karşılaştılar? Şu an ön plana çıkmış gıda ve sağlık gibi sektörlerde kadın istihdam oranı nedir? Bu sektörlerde salgınla beraber iş yükü anlamında ne tür değişimler gözlemleniyor?
Türkiye’de her ülkede olduğu gibi kadın meslekleri ve erkek meslekleri oldukça ayrışmış durumda. Kadınlardan beklenen bakıma yönelik hizmet işlerinde çalışmaları: öğretmen, hemşire, çocuk ve yaşlı bakıcısı olmaları. Bir anlamda, evde yaptıkları işlerin uzantısı olarak görülen üretim ve hizmet alanlarında çalışmaları bekleniyor. Gıda ve sağlık sektörleri de bunların arasında. Sağlık çalışanlarının dörtte üçü kadınlardan oluşuyor. Sağlık profesyonelleri içinde de diğer alanlardan çok farklı biçimde kadınların oranı yüzde 60’ın üzerine çıkıyor. İmalat sanayi, gıda sektöründe çalışanların üçte biri, tarım sektöründe ise çalışanların yarısına yakınını kadınlar oluşturuyor (yüzde 45’i). Ayrıca bu sektörler, toplamda kadın istihdamı içinde önemli bir paya sahip. Bu süreçte sağlık sektöründe hasta sayısındaki hızlı artış ve alınması gereken sıkı önlemler söz konusu olduğunda fiziksel olduğu kadar duygusal emeğin de artış göstermiş olacağını tahmin etmek zor değil. Zaten, hemşire ve doktorlarla yapılan söyleşiler bu durumu açıkça ortaya koyuyor. Kadın istihdamının yoğunlaştığı sağlık, perakende, bankacılık, finans gibi hizmet sektöründe, imalattan farklı olarak hizmeti alan ile yüz yüze geliniyor. İşverenler çalışanlarının müşteriyle iletişimde hizmetin satılabilmesini sağlamak için belli tavır ve duygular göstermelerini istiyor. Buna “duygusal emek” diyoruz. Covid-19’dan önce yapılan araştırmalar duygusal emeğin yoğun olduğu iş alanlarında çalışanların tükenmişlik sendromu yaşadıklarını gösteriyordu. Şu anda sağlık sektöründe bu durumu açıkça izliyoruz. Tükenmişliğin de ötesinde hayatta kalma sorunu ile karşı karşıyalar.
İşgücü piyasasında çalışmaya devam eden kadınlar: birincisi iş yaşamında sahip oldukları çalışma koşullarına; ikincisi evde çocuk, yaşlı bakıma ihtiyaç duyan fertlerin sayısına, yaşına, ihtiyaçlarının yoğunluğuna; üçüncüsü hane içi iş bölümünün ne denli eşitsiz olduğuna; dördüncüsü halen piyasadan veya akraba/akraba olmayan çevresinden sağlayabildiği ev içi hizmetlerin olup olmadığına bağlı olarak salgının yarattığı farklı zorluklarla karşı karşıya kaldılar. Tabii bir de halen piyasada çalıştığı işini evinden sürdürme olanağı olup olmadığına bağlı değişen zorluklardan söz etmek mümkün.
“Sosyal güvenceli işlerde çalışma oranı kadınlarda erkeklere kıyasla daha düşük”
Kadın istihdamı açısından Türkiye’ye ilişkin nasıl bir genel tablo çizebiliriz? Kayıt dışı istihdamda kadınların sayısının fazla olmasının temel sebepleri nelerdir?
Türkiye’de yaklaşık olarak her on erkekten altısı istihdamda yer alırken kadınlarda bu rakam kabaca onda üç diyebiliriz. Dünya ortalamasının altında bir düzeyle kadınların işgücüne katılım oranı, (%34,4) erkeklere kıyasla (%72) çok düşük düzeyde. Ayrıca işgücüne katıldıklarında kadınların işsiz havuzunda yer alma durumu, erkeklere kıyasla daha yüksek. İşsizlik oranı 2020 yılı ocak ayı verilerine göre kadınlarda %16,3 düzeyinde, erkeklerde %12,6 düzeyinde. İşgücü dışında kalan yaklaşık 20 milyon kadının neredeyse yüzde altmışı ev işleriyle meşgul olma sebebiyle işgücüne katılmadığını belirtiyor. Kadınların işgücüne katılımları, küçük çocuk sahibi olup olmadıkları veya evlerinde bakıma ihtiyacı olan diğer kişilerin olmasına bağlı olarak değişim gösteriyor. Çocuksuz kadınlar, çocuklu kadınlara göre daha yüksek istihdam oranına sahip; erkeklerde bunun tersi gözleniyor. Çocuk bakım hizmetlerine yaygın erişim olmaması, sadece kadınlara tanınan doğum izni yerine hem erkeklerin hem kadınların kullanabileceği ebeveyn izinleri gibi daha eşitlikçi bir yasal mevzuatın bulunmaması, fiili durumu dönüştürecek etki oluşturamıyor. Ayrıca çalışma koşullarının ve iş sözleşmelerinin düşük ücretli, geçici nitelikleri, kadınların istihdam oranının düşük kalmasına neden oluyor. Kadınlar istihdamda yer aldıklarında büyük oranda hizmetler ve tarım sektöründeki işlerde, daha çok da eğitim, sağlık ve bakım hizmetlerinde çalışıyorlar.
Sosyal güvenceli işlerde çalışma oranı kadınlarda erkeklere kıyasla daha düşük. İstihdamda yer alan kadınların %42’si kayıt dışı işlerde, tarım sektöründe çalışan kadınların ise neredeyse tamamı herhangi bir sosyal güvenceye bağlı olmadan çalışmayı sürdürüyor. Tarımı bir kenara bıraktığınızda kadınların en çok hizmet sektöründe ve kayıt dışı çalışan kadınların da en çok sağlık-bakım ve yeme-içme hizmetlerinde çalıştığını görüyorsunuz. Kadınların bu tür iş alanlarında toplulaşmasının nedenleri, bir yandan bazı mesleklerin kadına uygun görülmesi ve diğer yandan da ev içi yükleri nedeniyle çalışma hayatı açısından daha esnek olan işlerde çalışmak zorunda olmaları… Bir de ücretler tarafındaki eşitsizlik var: İş yaşamında cinsiyete dayalı meslek ve sektörlere göre ayrımın kalıcı olması, kadınların yönetici ve idari sorumluluğu olan pozisyonlara yükselmesinin önündeki engeller kazançlarını da etkilemekte ve cinsiyete dayalı ücret açığı özellikle kadın yoğun sektör ve mesleklerde kadınların aleyhine yükseliyor.
Kadınlara karşı ayrımcılık ev içinden başlıyor, ev dışındaki işlere uzanıyor. İşveren de kadınları eve ekmek götüren ailenin esas kişilerinden biri olarak değil, ikincil çalışan olarak gördüğü için düşük ücret vermekte beis görmüyor; yükseltmelerde erkeklerle eşit muamele yapmıyor. Birçok farklı ülkede yapılan araştırmalar şunu gösteriyor: Kadınların yoğun olduğu meslekler aşağılanıyor, ücretler erkeklerin çoğunlukta olduğu sektörlere göre düşük, çalışma koşulları kötü.
“Yaptığımız tahminlere göre 1 milyon 350 bin kayıt dışı çalışan işsiz kalacak”
Salgın, bu çizdiğiniz genel tabloyu nasıl yönlendirecek? Salgından en çok kayıt dışı çalışmanın yoğun olduğu firmalar mı etkilenecek?
Genel itibariyle eşitsizliklerin çoğalması ve her alanda kriz öncesine göre daha kötü bir tablonun oluşması bekleniyor. Kayıt dışı ile ilgili olarak ise ilk etapta şunu söylememiz gerekir: Kayıt dışı çalışanı çok olan firmalar genel itibariyle krizlerden daha çok etkilenecek tipte firmalardır, çünkü bunlar genellikle küçük ve orta ölçekli işletmeler olup kendilerini bu tip krizlere karşı koruyacak birikimleri yoktur. Bu firmalar kriz nedeniyle zorlanmaya başladıklarında da en kolay azaltacakları maliyet kalemi kolayca işten çıkarabilecekleri kayıt dışı çalışanları olur.
Ancak bu salgının diğer ekonomik kriz durumlarına göre farklılaştırıcı bir özelliği var: İktisadi bir sebepten başlayan krizlerde, belki bazı lüks tüketim mallarına olan talep daha kötü etkilenir; ama insanların gelirleri toptan azaldığı için piyasadaki tüm mal ve hizmetlere olan talepte toptan bir azalma görülür. Bu salgının etkisi ise oldukça asimetrik: İnsanlar evden çıkamadığı için veya diğer insanlarla bir araya gelmek tehlikeli olduğu için artık tüketimi mümkün olmayan mal ve hizmetler var; örneğin turizm, kültür ve dışarıda yeme-içme harcamaları... Dolayısıyla en çok etkileneceğini düşündüğümüz sektörler de bunlar. Ve Türkiye’de bu sektörler tarım dışı sektörler arasında en yüksek kayıt dışı çalışan oranına -inşaat ile birlikte- sahip olanları oluşturuyor.
-Yapılan tahminlere göre ki bu iyimser bir senaryo ile yapılmış bir tahmin, 1 milyon 350 bin kayıt dışı çalışan işsiz kalacak. Bu işçilerin 700 bini kadın olacak.
“Kriz dönemlerinin sonunda güçlü kesimler, güçsüz kesimler kadar kayıp yaşamıyor”
Salgın, ekonomik anlamda kadın ve erkek arasındaki uçurumu artırabilir mi?
Artan ev içi iş yükünün eşitsiz biçimde üstlenilmesi kadın ve erkek arasındaki farkın artmasına yol açıyor. Kadınların üstlendiği işlerin hacmi ve yoğunluğu artmış durumda. Ücretli işlerde hangi sektörlerin etkilendiğine bağlı olarak değişimler yaşanacak. Ancak, genel olarak, tarihsel deneyimler şunu gösteriyor: Kriz dönemlerinin sonunda güçlü kesimler güçsüz kesimler kadar kayıp yaşamıyor; hatta bazen krizden menfaat elde edenler olduğunu görüyoruz. Bu durumda, güçsüz kesimlerin örgütlülüğü ve hakları için mücadele etmeleri önemli tabii. Patriyarkal kapitalist toplumlarda erkekler ve sermaye güçlü, ama kadın mücadelesini de yabana atmamak lazım.
Resmi istatistiklerin yakalamadığı koşullar kriz durumlarında değişir. Örneğin, bu tür dönemlerde resmi işsizlik rakamlarında doğrudan göremediğimiz etkiler gerçekleşiyor. Çalışmak isteyip de uzun süre iş aradıktan sonra bulamadığı için aramaktan vazgeçen kadınların sayısında erkeklere kıyasla daha yüksek düzeyde artış gözleniyor. İşlerini kaybetmeyen çalışanlar bazen daha düşük ücretlerde daha kısa süreli veya bazen daha uzun saatler çalışmaya razı olmak durumunda kalıyorlar. Sektör etkilerine bağlı olarak kadınların erkeklere göre daha fazla iş kaybına uğradıkları gözleniyor. Ayrıca erkekler güvenceli işlerini kaybettiklerinde güvencesiz işlerde çalışmaya ya da iş aramaya devam ederken kadınlar iş kaybından sonra daha yüksek oranda iş aramaktan vazgeçiyor ve işgücünün dışına çıkıyor. Krizin bu tür etkileri olduğu göz önünde tutulup farklı koşullara özgü önlemler alınmadığı takdirde, çalışma koşulları ve işgücü durumları bakımından kadın ve erkek arasındaki mevcut açıkları artırabilir.
“Toplumsal cinsiyet eşitliği için erkeklerin ve özel sektörün yapabileceği çok şey var!”
Kadın emeğinin toplumsal cinsiyet açısından eşit ve adil biçimde değerlenmesi için ne tür önlemler alınmalıdır?
Türkiye’de gerek kadın bakış açısına sahip araştırmacılar gerekse kadın hareketi bu konuda çok çalışma yaptı ve yıllar içinde çok sayıda kampanya yürüttü; özgürlükçü ve eşitlikçi bir topluma kavuşabilmek için öneri ve taleplerde bulundu.
İnsanların yaşamlarının ev ve iş diye kesin çizgilerle ayrıştırdığınızda kadınların ücretli iş hayatına niye yeterince katılmadıklarını anlamak güçleşir. Hayata bütün olarak bakmak durumundayız. Evlerde ne yaşanıyor ki kadınlar evlerden çıkıp iş arayamıyor. Onları evlerden çıkarmanın yolları nelerdir? Evlerde kadın olmaktan kaynaklanan iş yükleri nasıl hafifletilebilir? Bu soruları sorabiliyorsanız, cevapları bulmak hiç de zor değil. Ev içi işlerin ve bakım hizmetlerinin kadın ve erkek arasında eşit paylaşımı ve kamusal alanda karşılanabilecek hizmetlerin maddi olarak herkes tarafından ulaşılabilir ve kaliteli biçimde sunumu iyi bir başlangıçtır. Burada erkeklere ve devlete iş düşüyor. Toplum yapımız erkeklerin üstün cins olduğunu körükleyen patriyarkal ilişkilerden besleniyor. Farklı dozlarda da olsa her ülkede benzer bir durum var. Ancak ülkeler refah rejimi türlerine ve politikalarına göre ya bu patriyarkal yapıyı güçlendiriyorlar ya da aşındırmaya ve eşitlikçi bir toplum kurmaya çalışıyorlar. Türkiye’de kamu yönetimi; özellikle bakım hizmetlerini yani çocuk, yaşlı, engelli bakımını aile içine havale etmiş durumda. Aile içinde de “anne” ve “eş” olarak kodlanan kadınlara. Böyle bir sistem devam ettiği sürece eşitlikten ve adil olmaktan söz etmek zorlaşıyor. Özetle, eşitlik ve adalet sağlamak devletin görevi ama sadece devlet politikalarına da havale edilmemeli, erkeklerin ve özel sektör firmalarının yapabileceği çok şey var.
Bizler görünmeyenleriz; okur - yazar olmayanlarız, emekçileriz, göçmenleriz, yoksullarız.
Bizler açlık çeken kadınlarız; “Sığınacak bir evin, özgürlüğün, birbirimizin, kahkahanın, aşkın” açlığını çeken kadınlar.
Bizler kemikleri kırılmış, akılları, yürekleri eritilip yok edilmiş kocakarılarız, yeni yetmeleriz.
Bizler acılarına ağıt yakmaktan bıkanlar, sessizliğini kıranlar ve sabrını tüketenleriz.
Bizler bir yerlerde şarkı söyleyen o kadının sesiyiz. Pişen yemeklerinin kokusu, yalnızca selamlamak için kalkan elleriz.
Bizler mucizeleri yaratanlarız.
Bizler bizi yakanların, gömenlerin, tecavüz edenlerin anasıyız.
Kadın cinayetleri virüs tanımıyor
Korona virüsünün yayılmasını önlemenin şartı teması en aza indirmek, mümkün olduğunca evlere kapanmak. Ancak bu durum bazı insanlar için hayati tehlikenin artması demek. Dünyanın korona tecrübesi izolasyonun kadınlara ve çocuklara şiddet oranlarını yükselttiğini ortaya koyuyor. Pek çok ülke ev içi şiddetle mücadele için çeşitli stratejiler geliştirmeye çalışıyor. Peki sokaklar boşalırken ve korona salgınının ilk günlerinde kadın cinayeti haberleri sürerken Türkiye’de durum ne?
İngiliz feminist gazeteci Helen Lewis, William Shakespeare ve Isaac Newton’un karantina günlerinde üretkenliklerinin takdire şayan olduğunu belirtip ekliyor: “Hiçbirinin çocuk bakmak gibi bir sorumluluğu yoktu.”
Lewis siyasetçilerin kriz dışında başka bir şey konuşulmaması konusunda ısrar ettiğini, ancak pandemi dönemlerinin var olan bütün eşitsizlikleri daha da derinleştirdiğini vurguluyor. İngiliz gazeteci, içinde bulunduğumuz olağanüstü durumun aylar sürebileceğini dile getiriyor ve kadın özgürleşmesinin pandeminin sessiz bir kurbanı olacağını düşünüyor. Lewis’in haklı sebepleri ve sağlam dayanakları var:
• Okula gitmeyen çocukların ihtiyacı olan nedir? Biri(leri)nin onlara bakması. Bu sorumluluk, mevcut işgücü yapısı nedeniyle kadınların omuzlarına daha çok yüklenecek.
• Kriz dönemleri kız çocuklarının hayatını sonsuza kadar değiştirebiliyor. Afrika’da Ebola salgını sırasında okuldan alınan kız çocukları oldu. Çocuk yaşta hamilelikler arttı.
• Zengin ya da fakir fark etmeksizin, sokağa çıkma yasakları sırasında stres, alkol tüketimi ve ekonomik sıkıntılar nedeniyle aile içi şiddet vakaları her ülkede artış gösteriyor.
Kriz dönemleri her daim en kırılgan olanı en çok vuruyor. Aile içi şiddete karşı mücadele veren aktivist Wan Fei, COVID-19 salgınının ilk başgösterdiği Çin’de, polis kayıtlarına yansıyan aile içi şiddet vakalarının 2020 Şubat ayında üçe katlandığını söylüyor. Tam da bu nedenle, Birleşmiş Milletler Toplumsal Cinsiyet Eşitliği ve Kadının Güçlendirilmesi Birimi Başkanı Anita Bhatia “İnsanları virüsten korumak için kullandığımız teknik, aile içi şiddet mağdurlarını olumsuz etkileyebilir” derken haksız değil.
Avusturya hükümetinin tedbirleri arasında yardım hatlarının 24 saat şiddet mağdurlarına hizmet vermesi, şiddet mağdurlarının online olarak her türlü desteğe ulaşabilmesi de yer alıyor. Evden uzaklaştırma tedbirleri karantina koşullarına rağmen uygulanıyor.
Şiddete karşı stratejiler
Sokağa çıkma yasaklarının sürdüğü İtalya’da ilk günden beri şiddet gören kadınlar için kurulan destek hatlarının televizyon ekranlarında dört dönüyor olması tesadüf değil. Kolombiya ve İspanya’da da durum aynı. Bogota Bölgesi Kadın Sekreteryası tarafından açılan hattı Instagram hesabından paylaşan bir kadın şöyle diyor:
“Bütün gün şiddet uygulayan bir erkekle evde olmak birçok kadın, çocuk ve yaşlı yetişkin için çok acı verici olacak. Bogota’da ve ülke genelinde yardım hatları var. Ancak, muhtemelen adam yanınızda dururken aramak kolay olmayacak. Belki arkadaşlarınız veya aileniz sizin için yardım isteyebilir.”
Sanal destek hatları şu günlerde hayati önem arz ediyor dersek abartmış olmayız. Avusturya hükümeti, bu durumun farkında olarak karantina günleri için bir dizi önlem alan ülkelerden. Tedbirler arasında yardım hatlarının 24 saat şiddet mağdurlarına hizmet vermesi, şiddet mağdurlarının online olarak her türlü desteğe ulaşabilmesi de yer alıyor. Yetkililerin açıklamasına göre, evden uzaklaştırma tedbirleri karantina koşullarına rağmen uygulanacak, az sayıda mahkeme çalışıyor olsa da şiddet durumlarında hakim ve savcılar görev başında olacak. En önemlisi ise hiç şüphesiz bu konuda gösterilen siyasi irade… Kadın ve Entegrasyon Bakanı Susanne Raab’ın “Şu anki kriz aile içi şiddete açık mektup olarak görülemez. Kadın ve çocuklara şiddet uygulayanlara karşı en sert şekilde müdahalede bulunacağız” sözleri bu açıdan oldukça önemli. Adalet Bakanı Alma Zadic’in yeni bir yasa geçirmeyi hedeflediklerini, bu yasaya göre şiddete maruz kalan kadın veya çocukların polisle kurdukları ilk temasta polisin şiddet uygulayan kişi hakkında koruyucu tedbirler alabileceğini aktarması da öyle…
Women Against Abuse, geçen hafta bir öncekine göre yüzde 30 daha fazla başvuru aldığını açıkladı. Covid-19 günlerinde kadına şiddet vakalarındaki artış ABD basını tarafından sıklıkla haberleştiriliyor.
ABD de salgının hızla yayıldığı ülkelerden biri. Philadelphia merkezli kadın kuruluşu Women Against Abuse, geçen hafta bir öncekine göre yüzde 30 daha fazla başvuru aldığını açıkladı. Covid-19 günlerinde kadına şiddet vakalarındaki artış ABD basını tarafından sıklıkla haberleştiriyor. Time dergisine konuşan Ulusal Aile İçi Şiddet Hattı yöneticisi Katie Ray-Jones’un “Failler şiddet mağduru kadınları virüsü kapmaları için sokağa atmakla tehdit ediyor” açıklaması durumun vahametini ortaya koyuyor. ABD’deki hat, karantina dönemi için yeni stratejiler oluşturma peşinde. Özellikle sanal iletişimin elzem olduğu vurgulanıyor, çünkü mağdurun fail evdeyken telefon açması takdir edersiniz ki pek mümkün değil.
Almanya da tehlikenin farkında: Sivil toplum, kadın ve çocuklara acil bir durumda destek sağlayacak sanal platformların artmasını talep ediyor.
Uluslararası insani yardım kuruluşu CARE, Covid-19 pandemisinin toplumsal cinsiyete dayalı şiddet nedeniyle kadın ve çocuklar üzerinde daha olumsuz etkiler bırakacağından endişe ettiğini açıkladı. Şiddetin yanısıra, Ebola ve Zika salgınlarında karşılaştıkları diğer sorunlara, yani kadın ve çocuklara yönelik koruma hizmetleri talebinin artmasına karşılık hizmetlere erişimin kısıtlı hale gelişine de dikkat çekiyorlar.
Türkiye’de durum
Peki, kadın ve çocukların kriz dönemlerinde temel ihtiyaçlara erişiminin dahi zorlaşabildiği, ayrıca şiddetin her türlüsüyle karşı karşıya kaldıkları bu ortamda Türkiye ne yapıyor?
Şu an için kamuoyu tarafından bilinen, özel olarak alınmış tedbirler yok, ama bu ihtiyaç olmadığı ya da olmayacağı anlamına gelmiyor. Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı gönüllüsü Melike Keleş şu an evden çalıştıklarını anlatıyor. “Olağanüstü bir durum olduğu için ofiste değiliz. Bizim için de yeni bir uygulama” diyor.
Keleş’in de dikkat çektiği üzere, şiddete uğrayan kadınlar genelde kocaları dışarda ya da işteyken yardım istiyor, ama bu, ev karantinası sırasında zor. “Kadınlar için evlerin güvenli olmadığını biliyoruz” diyor ve şiddet gören kadın ya da kız çocuklarının telefonlarının ellerinden alınabileceğini söylüyor Keleş. Bu da, destek mekanizmalarına erişim sağlayamamaları demek.
ŞÖNİM (Şiddet Önleme ve İzleme Merkezleri) nasıl önlemler alıyor? Yargı ve kolluk birimleri koordineli çalışma yürütüyor mu? Sığınak kabulleri yapılıyor mu? Devletin acil olarak özel bütçe ayırması gerektiğini vurgulayan Mor Çatı için kocaman soru işaretleri bunlar.
Öyleyse, salgının kısa vadede kontrol altına alınamayacağını düşünürsek, önümüzdeki süreçte aile içi şiddet mağdurlarına yönelik neler yapılabilir?
Şiddet Önleme ve İzleme Merkezleri nasıl önlemler alıyor? Yargı ve kolluk birimleri koordineli çalışma yürütüyor mu? Sığınak kabulleri yapılıyor mu? Mor Çatı için kocaman soru işaretleri bunlar.
“Alo 183 Şiddet Hattı’nın daha aktif hale gelmesi lâzım. Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından geliştirilen acil müdahale uygulaması KADES (Kadın Destek Uygulaması) pilot il kapsamından çıkarılarak Türkiye genelinde yaygınlaştırılabilir. Şiddet durumunda yapılabilecekleri anlatan kamu spotları hazırlanabilir. Kolluk kuvvetleri şiddet gösteren kişileri ânında evden uzaklaştırabilir. Sığınak kabulü yapılırken kadınların 14 gün karantina altında olabilecekleri güvenilir yerler olmalı.”
Kadın hakları aktivistleri devlet mekanizmalarının karantina günlerinde aile içi şiddeti önleme konusunda daha fazla tedbir alması gerektiğini dillendirirken, Meclis’e sunulan ceza infaz düzenlemesine ilişkin taslak metinde beklemedikleri bir durumla karşı karşıya kaldılar: Cinsel suçlarda 4’te 3’lük salıverilme oranının 3’te 2’ye indirilmesi. Bu metin üzerine #CinselSuçlaraİndirimOlamaz etiketiyle sosyal medya kampanyası başlatan feministler, salgınla birlikte ev içi fiziksel ve cinsel şiddetin artış göstereceğine dikkat çektiler, “Koronavirüs bahane edilerek cinsel saldırı, çocuğun cinsel istismarı ve kadına yönelik şiddet suçlarının da infaz değişikliği kapsamına alınması kabul edilemez” dediler. İnfaz paketiyle çocuk istismarı dahil cinsel suçlarda 3/4’lük koşullu salıverilme oranının 2/3’e düşürülmesini kabul etmediler.
Yakın zamanda İstanbul Sözleşmesi’nin resmi Twitter hesabından “Ev karantinası şiddet gören kadınlar için güvenli değil. Bu zor zamanda şiddet mağdurlarını desteklemek önemli” uyarısı yayınlandı. Aile içi şiddete karşı koordinasyon halinde sıkı çalışmalar yürütülmesi gerektiği apaçık bir gerçek.
“Kadın cinayetleri virüs tanımıyor.”
Kendi hayatını savunduğu için katledilen, SANKİ HİÇ YAŞAMAMIŞ GİBİ ÖLEN kadınların anısına saygı ile..



