Yazar: Hatice ÇAĞIRAN
GÖZ GÖRE GÖRE KAYBETMEK
Bir kurumun çöküşü veya bir bağın kopuşu genellikle tek bir büyük krizle gerçekleşmez; aksine zamanında duyulmayan uyarılardan, bastırılan sinyallerden ve görmezden gelinen iç denetim bulgularından beslenir. Dışarıdan bakıldığında her şey yolunda görünebilir: Finansal raporlar dengededir, süreçler işliyor gibi durur ve taraflar aynı yapının çatısı altında varlığını sürdürür. Ancak içeride, görünmeyen bir aşınma ve sürdürülemez bir yük birikmektedir.
Kurumsal yapılarda İç Denetim, yalnızca rakamları kontrol eden soğuk bir mekanizma değildir; sistemin öz saygısını, şeffaflığını ve gerçek durumunu koruyan hayati bir reflekstir. Ancak bu mekanizma, kurum içindeki temel değerler göz ardı edildiğinde işlevini yitirir. Bir sistemde bağlılık veya sevgi beyan edilebilir; fakat bu beyanın içinde saygı, güven, şeffaflık ve sorumluluğu üstlenme yoksa, sunulan sadakat de sahte bir illüzyondan ibaret kalır. Sürekli yalanların veya hatalı raporlamaların hakim olduğu, yapıcı eleştiride bulunan tarafın üzüleceği bildiği halde aynı yanlış adımların ısrarla tekrarlandığı bir yapıda, kurumun geleceği bile bile riske atılıyor demektir.
Süreçlerde aksaklık yaşayan, risk altındaki bir birim veya bir çalışan, uyarı mekanizmasını sıklıkla çalıştırır. Bazen sert geri bildirimler verilir, bazen "ayrılık" veya "süreç değişikliği" kartı masaya konulur. Ancak profesyonel bir yapıda bu uyarıların asıl amacı sistemi yıkmak değil; tam aksine aksayan yönleri görünür kılmak ve yapıyı ayakta tutmaktır. Ne var ki, yönetişim körlüğü yaşayan taraflar bu uyarıları bir iyileştirme fırsatı olarak görmek yerine, uyarıyı yapanı suçlamayı tercih ederler. Ne zaman aksayan, üzen veya sistemi riske atan bir konu dile getirilse, tartışmanın odağı sorunun kendisi değil, geri bildirimi veren kişinin "tepkisi" haline getirilir. Hissettirilen aksaklıklar ve yaşanan tahribat için hiçbir zaman samimi bir özür veya düzeltici faaliyet duyulmaz; yalnızca tepki veren taraf suçlanır.
Bu noktada iç denetim uzmanlarının ve süreç yöneticilerinin karşılaştığı en acı gerçek şudur: Sürdürülebilirlik illüzyonu. Bir süre sonra fark edilir ki, o yapıyı veya ilişkiyi ayakta tutan şey karşı tarafın sunduğu gerçek değer ya da sistemik katkı değildir; yalnızca bir tarafın sürekli kendinden, özverisinden ve emeğinden vermesidir. Bir organizasyonda ya da ilişkide bir taraf, karşı tarafın zarar göreceğini, sistemin zedeleneceğini bildiği halde aynı yıkıcı davranışları ve ihmalleri tekrarlıyorsa, bu artık basit bir "operasyonel hata" veya "öngörülemeyen risk" değildir. Bu, bile bile kaybetme ve gözden çıkarma isteğidir.
Sistemik hatalarda en tehlikeli yanılsama, güvenin sınırsız olduğu varsayımıdır. Herkes herkese kıyabilir, her kurum her tedarikçiyi ya da partneri gözden çıkarabilir; ancak insanın "bana kıyamaz" dediği noktalar, genellikle en ağır sınandığı yerler haline gelir. Sandığı şey ile sınanan insan da, kurum da bir noktada geri çekilmeyi öğrenir.
Geç gelen farkındalıkların, iş işten geçtikten sonra verilen değerin ve kaçırılan fırsatların ne kurumsal işletmelerde ne de gerçek hayatta telafisi olur. Zamanında yapılmayan düzeltici faaliyetler ve duyulmayan çığlıklar yüzünden çöken sistemlerin ardından "kusura bakılsın." Çünkü uyarılar yapılmış, emekler verilmiş ama gözler bile bile kapatılmıştır.
Şirketlerin de, insanların da en büyük kaybı; uyaran, düzelten ve sistemin iyiliği için çabalayan tarafın artık tamamen susmasıdır. O suskunluk başladığında, denetim bitmiş, telafisi imkansız kayıp gerçekleşmiş demektir.



