İKLİM  DEĞİŞİR,  DÜNYA DEĞİŞİR…

Yazar: Deniz DEMİRKAPLAN

İKLİM DEĞİŞİR, DÜNYA DEĞİŞİR…

Yaşamaya Dair – III
Bu dünya soğuyacak,
yıldızların arasında bir yıldız,
                      hem de en ufacıklarından,
mavi kadifede bir yaldız zerresi yani,
                      yani bu koskocaman dünyamız.

Bu dünya soğuyacak günün birinde,
hatta bir buz yığını
yahut ölü bir bulut gibi de değil,
boş bir ceviz gibi yuvarlanacak
                      zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız.

Şimdiden çekilecek acısı bunun,
duyulacak mahzunluğu şimdiden.
Böylesine sevilecek bu dünya
"Yaşadım" diyebilmen için...
N.H.

Küresel iklim politikasının dışında bir ülke: Türkiye

Uzun durgunluk ve iklim krizi karşısında küresel ekonomik ve toplumsal düzen yeniden şekilleniyor. Türkiye ise bu gelişmelere seyirci kalarak yapısal krizin boyutlarını ve etkilerini güçlendiriyor.

Küresel sistem Mart 2021’den bu yana Covid-19 salgınının çok boyutlu etkileri ve salgının derinleştirdiği belirsizlikler ve kırılganlıklar ile mücadele halinde.

Bununla birlikte koronavirüs salgını öncesinde de küresel ekonomi giderek derinleşen ve yapısallaşan ‘sürekli kriz’ hali ile tanımlanıyordu.

2008’de ABD finansal piyasalarındaki çalkantı ile başlayan ve kısa zamanda küresel boyuta ulaşan artan eşitsizlikler, zayıflayan üretkenlik dinamikleri, küresel tedarik zincirlerini tehdit altında bırakan ‘ticaret ve teknoloji savaşları’ ve çözümsüzlüğe sürüklenmiş görünen iklim krizi ve ekolojik sorunlar…

Salgın ise 2008 küresel finansal krizinden bu yana süregelen eğilimleri güçlendirirken belirsizlikleri, toplumsal eşitsizlik ve kırılganlıkları derinleştirdi.

Öte yandan, gerek salgın karşısında geliştirilen ‘çıkış’ politikalarının içeriği, gerekse Covid-19 sonrası dünya üzerine yapılan tartışmalar ve bu doğrultuda atılan adımlar, önümüzdeki süreçte iklim politikalarının küresel düzenin yeniden şekillenmesinde kritik önemde olacağını gösteriyor.

Patika nereye uzanıyor?
Bugün küresel iklim politikalarını şekillendiren Paris Anlaşması, Kasım 2016’da yürürlüğe girdi. Anlaşma, iklim felaketlerinin önlenmesi için “sanayi devrimi öncesi döneme kıyasla küresel sıcaklık artışını 2 derecenin olabildiğince altına ve hatta 1.5 derece ile sınırlama” hedefi koyuyor.

Bu hedef, Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) yüzyılın ortalarında net sera gazı emisyonlarının olmadığı bir patikaya yönelme hedefiyle birlikte iklim değişikliği ile mücadele politikalarının temel gerekçelerini oluşturuyor.

Öngörülen "net sıfır" patikaları ise, enerji verimlilik artışlarından yenilenebilir enerjiye ve büyük teknolojik dönüşümlere kadar farklı araçların/politikaların kullanılması gerekliliğini vurguluyor.

Küresel ekonomide yeni eğilimler
Aralık 2019’da Avrupa Komisyonu tarafından hazırlanan ve 21 Nisan’da kabul edilen Avrupa İklim Yasası ile somutlaşan AB Yeşil Mutabakatı (EU Green Deal) iklim açısından kritik bir döneme girildiğinin altını çiziyor.

Mutabakat geniş kapsamlı hedefini,    AB ekonomileri için 2050’de net sera gazı emisyonlarının olmadığı, büyümenin kaynak kullanımından ayrıştığı, verimli, rekabetçi bir ekonomi ve adil ve müreffeh bir toplum    olarak ortaya koyuyor.

Nitekim bu hedefler doğrultusunda tasarlanan politikaların kapsamı, yeşil dönüşümde, temiz ve güvenli enerji, emek-yoğun düşük emisyonlu teknolojiler, altyapı, inşaat ve bina yenilemeleri, akıllı ulaşım sistemleri, döngüsel ekonomi için sanayide dönüşüm, güvenli gıda sistemleri gibi unsurların öne çıkacağını vurguluyor.

Bu dönüşüm doğrultusunda tasarlanan adımları atmak için gerekli finansman ve yatırımlar için de (AB’de yıllık ek 260 milyar Euro, 2018 AB GSYİH’nın yüzde 1.5’i) kamu öncülüğünde özel sermayenin iklim ve çevreye yatırım yapmasını teşvik eden bir finansal sistemin kurulması planlanıyor.

ABD ve yeşil dönüşüm
ABD’nin Joe Biden yönetiminin göreve geldiği ilk gün Paris Anlaşması’na (yeniden) katılması, Biden yönetimince bu yıl 22-23 Nisan’da düzenlenen ilk dünya liderler zirvesinin ‘iklim’ konusunda olması konunun kritikliğinin önemli sinyalleri.

Yine Biden yönetiminin Mart 2021’de salgından çıkış için önerdiği devasa boyutlardaki (1,9 trilyon ABD doları) mali genişleme programı (American Rescue Plan) ve ABD ekonomisinde ‘yeşil bir dönüşüm ile birlikte nitelikli ve kalıcı istihdam yaratma’yı planlayan 2 trilyon ABD doları büyüklüğündeki Amerikan İş Planı (American Jobs Plan) ABD’nin yeni küresel rejim ve yeşil dönüşüm konusunda ortaya koyduğu somut politika önerilerini içeriyor.

Küresel salgın ile çok boyutlu bir hal alan yapısal sorunlar karşısında ortaya konan bu politikalar, bir yandan giderek derinleşen ekonomik/toplumsal kriz ve bununla birlikte diğer yandan dünya üzerindeki yaşamı tehdit eder hale gelen iklim krizine müdahale etmeyi ve böylece küresel kapitalizmin çalışma koşulları ve dinamiklerini yeniden düzenlemeyi amaçlar görünüyor.

Türkiye: Statik ve tarihsel bakış, sektörler, olasılıklar 
Uzun durgunluk ve iklim krizi karşısında küresel ekonomik ve toplumsal düzen yeniden şekillenirken Türkiye Mayıs 2021 itibariyle Paris Anlaşması’nı (meclisten geçirerek) onaylamamış altı ülkeden biri olarak kendine "dışarıda" bir konum tanımlıyor.

Dünya çapındaki 197 ülke arasında Paris İklim Anlaşması’nı onaylamayan altı ülke arasında Türkiye, İran, Eritre, Irak, Libya ve Yemen yer alıyor. Türkiye Paris Anlaşması’nı meclisten geçirmemesine gerekçe olarak da gelişmiş ülke grubundan gelişmekte olan ülke grubuna geçirilmesi ve fon tarafından finansal destek sağlanması talebini öne sürüyor.

İklim değişikliği temel göstergeleri açısından değerlendirildiğinde Türkiye ‘gelişmekte olan ülke’ özellikleri gösteriyor. 2019’da Türkiye toplam 506.1 milyon ton CO2 eşdeğeri sera gazı emisyonları ve 399 milyon ton CO2 salımları ile küresel emisyonların yüzde 1.1’inden sorumlu.

Kişi başı emisyonlar açısından 2016 yılında 4.7 ton ile OECD ortalamasının (9.0 ton) oldukça altında ve dünya ortalamasına yakın. Yine enerji tüketimi/hasıla oranı da 63.1 kg (petrol eşdeğeri/000 2017 SGP ABD Doları) ile 95.7 düzeyindeki OECD ortalamasından düşük.

Emisyon payı en büyük 15’inci ülke
Bununla birlikte, hasıla başı emisyon (0.18 kg/2017 SGP ABD Doları) ile 0.21’lik OECD ortalamasına yakın olması enerji tüketimi, üretim ve emisyonlar arasında yakın bir ilişki olduğunun göstergesi.

Türkiye üretim-emisyon ayrışmasını (de-coupling) gerçekleştirememiş, emisyon artışları yüksek (1990-2018 arasında yüzde 175’lik artış ile OECD ülkeleri arasında birinci) yoğun fosil yakıt (kömür) sübvansiyonları veren ve 2019’da yüzde 1.1’lik küresel emisyon payı ile 15’inci en büyük kirletici konumunda olan bir ülke.

Tüm bu kriterler açısından değerlendirildiğinde kendisinden daha düşük paya sahip 170’in üzerinde ülkenin imzaladığı Paris Anlaşması’nın dışında kalmak, iklim krizi karşısında uluslararası yansımalarının son derece geniş kapsamlı olacağı anlaşılan ‘yeşil dönüşüm’ ve küresel yeni düzen tasarımının da dışında kalmak anlamına geliyor.

En büyük pay enerji kaynaklı emisyonlar
Türkiye’nin 2019’daki 506.1 milyon ton CO2 eşdeğeri sera gazı emisyonlarının yaklaşık yüzde 80’ini (399 milyon ton) CO2 oluşturuyor. Bu toplamdaki en büyük pay ise enerji (yakıtların yanması) kaynaklı emisyonlar (2019’da yaklaşık 350 milyon ton).

Kalan yüzde 12.5’lik pay ise özelikle mineral ürünleri (çimento) ve kimya sanayiinin üretim proseslerinden kaynaklı CO2 emisyonları. Enerji kaynaklı emisyonlarda ise en büyük pay, yüzde 42 ile çevrim ve enerji sektörü.

Kömür santrallerinin oranı yüzde 75
Dolayısı ile Türkiye’de CO2 emisyonları açısından değerlendirildiğinde en büyük pay elektrik üretim sektörü olarak ortaya çıkıyor. Burada özellikle kömür santrallerinin payı yüzde 75 civarında; kalanı ise doğal gaz santrallerinden kaynaklanıyor.
 
Toplam elektrik üretimindeki payı yüzde 50’nin üzerinde olan kömür ve doğalgaz fosil yakıtlarından kaynaklı emisyonlar Türkiye’nin özellikle kömür teşvik stratejisinin bir sonucu olarak ortaya çıkıyor.

Kömür teşviki rasyonel değil
Aynı zamanda iklim politikaları açsından önemli bir potansiyele işaret ediyor. Dünyada rüzgar ve güneş kaynaklı yenilenebilir enerji maliyetlerindeki olağanüstü azalma trendleri ile fosil yakıtlara dayalı enerji üretimi giderek her yönden görece maliyetli hale geliyor.

Tamamen piyasa koşullarına bırakılan bir ortamda Türkiye’de de doğal eğilimin yenilenebilir enerjiye doğru olacağı açık. Bu açıdan değerlendirildiğinde Türkiye’nin kömür teşviklerindeki ısrarı hem iklim politikaları hem de ekonomik fayda açısından rasyonel görünmüyor.

İkinci sırada ulaşım sektörü var
Toplam (enerjiden kaynaklı) CO2 emisyonları içerisinde çevrim ve enerji sektöründen sonra en büyük pay yüzde 23 ile ulaştırma sektörünün. Burada da Türkiye’nin gerek iktisadi dönüşüm ve büyüme, gerekse iklim politikaları açısından oldukça büyük bir potansiyel taşıdığını vurgulamak gerekir.

Zira Türkiye sürdürülebilir ulaşım türlerine geçiş altyapısı açısından özellikle AB ülkelerinin oldukça gerisinde, gerek şehirler-arası toplu taşıma, gerekse şehir-içi ulaşım sistemlerinin dönüşümünde de oldukça zayıf bir noktada.

Dahası toplam kamu yatırımları içerisinde ulaştırmanın ve bu toplamda karayolları yatırımları payının giderek artması, ulaştırma sektöründen kaynaklı CO2 emisyonlarının da hızla artmasına (2000-19 arasında birikimli olarak yüzde 228) neden oldu.

Böylece çevrim ve enerji sektörü ile ulaşım sektörünün talebinden kaynaklı toplam enerji arzında özellikle ithalata dayalı fosil yakıtlar (doğal gaz, petrol, kömür) bir yandan Türkiye’nin ‘kirletici’liğini artırıyor, diğer yandan da kronik cari denge problemini besliyor.

İnşaat sektörü
Üretim sektörleri (imalat sanayi, inşaat, tarım ve hizmetler) CO2 emisyonlarında yüzde 25 diğer bir kaynak. Hanehalkları mesken enerji kullanımı da yüzde 10 ile başka bir kaynak. Burada özellikle inşaat sektörü bağlantılı demir-çelik ve çimento sektörleri gerek enerji-yoğun üretim süreçleri gerekse enerji-dışı CO2 emisyon katkıları ile öne çıkan sektörler.

Nitekim bu sektörlerden kaynaklı emisyonlar, inşaat sektörü üretim dinamikleri ile yakın bağlantı gösteriyor. 2019’da yüzde 9 civarında küçülmüş olan inşaat sektörü, özellikle çimento sektöründe endüstriyel proseslerden kaynaklı emisyonlarda yüzde 16‘lık bir azalmaya yol açtı.

Özellikle inşaat ve gayri menkul sektörlerine dayalı büyüme politikaları, bir yandan üretken olmayan, dış kaynak temelli büyüme dinamiklerini beslemekte, diğer yandan CO2 emisyonlarını artırıcı rol oynuyor. 

Yapısal kriz güçleniyor
Türkiye’nin üretken sektörlere yönelen yapısal dönüşümü pek çok boyutu ile sürdürülebilir bir büyüme patikası açısından gerekli. Özellikle enerji-yoğun, büyüme ve ihracat açısından kritik sektörlerde enerji verimliliği, enerjide fosil yakıtlardan elektriğe kayış bu dönüşümün önemli unsurları.

Uzun durgunluk ve iklim krizi karşısında küresel ekonomik ve toplumsal düzen yeniden şekillenirken, Türkiye sürdürülebilir büyüme ve yeşil ekonomi için yapısal dönüşüm, üretken yatırımlar ve istihdam/ücret sorunlarını bir arada ele alan, somut sektörel hedeflere dayalı geniş çerçeveli ekonomik politikalar üretemiyor.
Geleceğe dönük ve dinamik politikalar yerine statik politikaların başat olduğu büyüme modeli, özellikle 2018 yılından bu yana derinleşerek ilerleyen yapısal krizin boyutlarını ve etkilerini güçlendiriyor.

İklim değişimi, orman yangınlarının sayı, sıklık ve şiddetini nasıl artırıyor?
Yangınlar İklim Değişimini Etkiliyor, İklim Değişimi de Yangınları... Sürecin Detaylarını Öğrenmek, İçinde Bulunduğumuz Gidişatı Anlamak Açısından Çok Önemli!

Okulda bu sözcükleri ezberlediğinizi hatırlıyor musunuz: "Yazları sıcak ve kurak, kışları ılık ve yağışlı." 

Bir tane daha: "Maki, Akdeniz ikliminin egemen olduğu bölgelere özgü, ortalama 1-2 metre boyundaki küçük ağaç ya da çalıların oluşturduğu bitki örtüsü."

"Sıcak ve kurak"... "Maki bitki örtüsü"... İşte bu ikili, birçok yaz Akdeniz Ormanları'nda gördüğümüz, her sene İklim Krizi nedeniyle biraz daha kötüleşen ve 2021 yazında büyük hasara neden olan büyük yangınlar için anahtar sözcüklerdir. Eğer büyük bir yangın arıyorsanız, sıcak ve kurak bir yer bulup, orada kolay yanabilen, bodur bitkiler ve kuru ağaçların bir arada olup olmadığına bakın. Aradığınızı bulacaksınız.

Her yangının bir kıvılcıma (ateşe, aleve) ve yanmaya devam etmek için daha fazla yakıta (kuru yapraklara, oduna, ağaçlara, vs.) ihtiyacı vardır. Ancak eğer ateş üçgeninin tamamlandığı koşullar, aynı zamanda sıcak ve kuraksa, işte o zaman yangının şiddeti ve hızı da artar.

Ne yazık ki İklim Değişimi dolayısıyla artık sadece Akdeniz İklimi değil, Dünya'nın hemen her yeri daha sıcak ve daha kurak. Bu da yangınların sayı ve şiddetini doğrudan artıran etmenler. Bunu görmek için, aşağıdaki yangın haritasının 2003'ten 2018'e değişimine bakmak yeterli - ki 2018-2021 arasında işler daha da kötüleşti:
1880 yılından beri Dünya, ortalamada 1.09 santigrat derece daha sıcak bir yer hâline geldi. Yaklaşık 1.5 asırda görülen sıcaklık rekorlarının neredeyse hepsi, son birkaç yıl içinde yaşandı. 1980'lerden beri Dünya'daki yeşil alanların neredeyse çeyreğinde, yangın sezonunun süresi daha da uzadı.[1] Kaliforniya ve Akdeniz gibi bazı yangına-bağımlı ormanları barındıran bölgelerde ise bu sezon, artık neredeyse tüm yılı kapsayacak kadar genişledi. 2018 yılı, Kaliforniya tarihindeki en kötü yangın sezonuydu - ki 2017 de ondan bir önceki rekoru kırmıştı. Her yıl ormanlık arazilerde yüz binlerce hektar alevler içinde kül oluyor. Artık sıcaklıklar o kadar yüksek ki, Alaska ve Sibirya gibi yerlerde bile yüz binlerce, hatta milyonlarca hektara ulaşan arazilerde yangınlar çıkabiliyor.

İster yıldırımlar gibi doğal nedenlerle, isterse de kundaklama/terörizm, mangal/piknik, oyun oynama sırasında yanlışlıkla ateşe verme, gerilim hatlarından saçılan kıvılcımlar gibi insan-kaynaklı nedenlerle başlasın, Dünya genelinde harlayan orman yangınları, atmosfere bol miktarda duman saçıyor ve bu, NASA uyduları tarafından 20 küsür yıldır anlık olarak takip ediliyor. Buradan gelen verileri, bilim insanları ve orman müdürlükleri tarafından toplanan verilerle birleştiren NASA araştırmacıları, diğer kurumlara ve üniversitelere, yangınlar, iklim ve insanlar arasındaki ilişkiyi gösteren veriler sunabiliyor. NASA'nın Goddard Uzay Uçuş Merkezi'ndeki Biyosferik Bilimler Laboratuvarı başkanı Doug Morton şöyle diyor:
20 yıldır yangınları uydular aracılığıyla organize bir şekilde takip edebilme becerimiz sayesinde, giderek artan yangın faaliyeti gibi büyük ölçekli trendleri görebilmeye başladık. Bu durum, Batı ABD, Kanada ve Kuzey Yarımküre'deki diğer bölgelerde bulunan ve bolca yakıt içeren ormanlar üzerinde giderek ısınan iklimin beklenen etkisiyle örtüşüyor.

Daha sıcak ve kuru bir dünya!
Yüksek sıcaklıklar ve düşük nem, yangın riski ve aktivitesi ardındaki iki temel faktördür. Bunlar, ilk kıvılcımdan en büyük noktasındaki yayılımına kadar bir yangının tüm faaliyetlerini etkiler. Hatta Irvine'daki Kaliforniya Üniversitesi'nde Dünya Sistemleri üzerine çalışan ve uydu verileriyle yer verilerini bir arada işleyerek değerlendiren bir bilim insanı olan Jim Randerson'ın söylediğine göre sıcaklık ve nem oranları, bir yangın daha çıkmadan önce ortamı yangına hazırlar.

Yıldırımlar, baş sorumlu!
O ve ekip arkadaşları, 2015 yılındaki Alaska Yangın Sezonu sırasında görülen yüksek yıldırım faaliyetlerini inceleyerek, 2 milyon hektardan fazla bir alanı yakan yangınların nedenlerini anlamaya çalıştılar.[2] Yıldırımlar, orman yangınlarının en önde gelen doğal sebebiydi. Araştırmacılar, o yıl anormal sıklıkta yıldırım faaliyeti gördüler - ki bu yıldırımların sıklığındaki artışın nedeni, atmosferin daha sıcak olması dolayısıyla daha konvektif hâle gelmesiydi, yani fırtına oluşumuna daha açıktı. Bu da, o yıl devasa bir alanın yanmasıyla sonuçlandı.

İnsan eliyle çıkan yangınlar
Sıcak ve kuru koşullar, insan eliyle çıkan yangınların da ortamını hazırlıyor. Randerson, şöyle anlatıyor:
ABD'nin batısında insanlar sürekli yanlışlıkla yangın çıkarıyorlar. Ama ekstrem hava durumunun, yüksek sıcaklıkların, düşük nemin olduğu bir dönem yaşadığımızda, en sıradan dış mekan aktiviteleri bile yanlışlıkla yangınları başlatabilir ve bu ufak alevler kısa sürede devasa bir orman yangınına dönüşebilir.

Örneğin 2018 yılında 37.7 derece sıcaklıkta bir işçi, toprağa çimentodan bir kazık çakmaya çalışırken kıvılcımlara neden oldu ve Ranch Yangını olarak anılan büyük bir yangını başlattı. Bir diğer örnekte, bir arabanın inik lastiği nedeniyle asfalta değen jantından saçılan kıvılcımlar, Carr Yangını isimli dev yangını başlattı. Bu kıvılcımlar çok kısa sürede, aşırı kurumuş bitki örtüsünü yaktılar ve zaten ekstrem sıcak ve ekstrem kurulukta olan ortamda rahatlıkla yayıldılar. Araştırmalar, bu faktörlerin, yangının hızı ve kontrol edilebilirliğini doğrudan etkilediğini gösteriyor. Aynı koşullar, tarım alanlarındaki yangınların da kontrol edilmesini güçleştirebiliyor.

Sıra dışı bir gerçek: Yüksek gece sıcaklıkları
Giderek ısınan bir dünya, aynı zamanda bir yangının birden fazla gün boyunca sürmesine neden olan bir diğer faktörü daha mümkün kılıyor: yüksek gece sıcaklıkları. Morton şöyle anlatıyor:
Gece vaktinin normalden daha sıcak olması, alevlerin gece boyunca yoluna devam edebilmesine ve daha da şiddetlenebilmesine izin veriyor. Bu da yangınların birden fazla güne yayılmasıyla sonuçlanıyor. Ama eskiden aynı yangınlar, düşük gece sıcaklıkları nedeniyle en azından zayıflardı, hatta belki 1 günden sonra tamamen söndürülebilirdi.

İklim sistemleri iş başında
Yangınlara güç katan sıcak ve kuru koşullar, yağmur ve atmosferde dolaşan nem ile değiştirilebilir. Aylar ile yıllara uzanan skalalarda baktığımızda, daha geniş iklim örüntülerinin nem ve ısıyı gezegen boyunca hareket ettirdiğini görüyoruz. Bu sistemleri daha yakından takip etmek, araştırmacıların içinde bulunduğumuz veya bir sonraki yangın sezonunun daha hafif, ortalama veya ekstrem geçip geçmeyeceğini tespit etmesini kolaylaştırıyor. 

Bu göstergelerden en önemlisi, Pasifik Okyanusu'ndaki deniz yüzeyi sıcaklıkları; çünkü bu sıcaklıklar, El Niño Güney Osiliasyonu (veya kısaca "ENSO") denen bir olayı etkiliyor. Morton ve diğer araştırmacılarla işbirliği yaparak El Niño olayları ile Güney Amerika, Orta Amerika, Kuzey Amerika'nın bazı kısımları, Endonezya, Güneydoğu Asya ve Ekvatoryal Asya'daki yangın faaliyetleri arasındaki ilişkiyi inceleyen Randerson, şöyle anlatıyor:

ENSO, birden fazla kıtadaki yangın aktivitesinin ana iticilerinden biri. Hem yangın sezonundan önceki yağışlar, hem de yangın sezonu boyunca süregelen yağışlar, NASA ve NOAA uyduları tarafından ölçülen deniz yüzeyi sıcaklıklarına bakarak doğrudan tahmin edilebiliyor. 

Devam eden projelerimizden biri, bu öngörü kapasitesini geliştirerek, diğer okyanus iklimi sıcaklık değişimi ve indikatörlerinden etkilenen bölgelerdeki yangınları global ölçekte tahmin edebilmek.

İnsan faktörü ve yangın azaltıcı rolü
Yangınların uzun dönem trendlerini takip eden araştırmacılar, insanların arazileri nasıl kullandığının da diğer faktörler kadar önemli olduğunu gösterdiler. Küresel ölçekte bakıldığında, Dünya üzerinde bir yerler her an yangın hâlinde ve bu yangınların büyük bir kısmını çıkaranlar insanlar: Gerek yaban ormanlarında yanlışlıkla, gerekse de arazi açmak veya hasat sonrası ekin artıklarından kurtulmak için tarım arazilerini yakmak gibi kastî nedenlerle...[3], [4], [5] 

Ama her yangın, aynı şekilde davranmaz. Yangınların davranışı, yakıt türüne ve insanların yüzey örtüsünü nasıl değiştirdiğine bağlı olarak değişmektedir. Daha kuzey enlemlerdeki yangın faaliyeti kötüleşmiş olsa da, Randerson ve Morton tarafından yapılan çalışmanın gösterdiği üzere, iklim değişimi yangınları pekiştiriyor olmasına rağmen, Dünya genelinde çimlik alanlar ve savana ekosistemlerindeki yangınların sayısı azalmaktadır ve bu nedenle, küresel ölçekte yanan bölgelerin toplam miktarı yıldan yıla azalıyor gibi gözükmektedir.[6] 

Bu zıtlığın nedeni, insanların sürekli yeni ekin alanları açması ve bu alanlara ulaşım sağlamak amacıyla yollar yapmasıdır. Bu yollar, yangın koridorları görevi görür ve normalde kimsenin olmayacağı yerlerde başlayacak ve çok daha zor duracak yangınlar, yerli nüfusun yangınla mücadelesi sayesinde çok daha hızlı bir şekilde söndürülebilir. Morton şöyle diyor:
İnsan ve iklim faktörü, Dünya genelindeki yangınları şekillendiren ikili bir faktör. Ne sadece biri, ne sadece diğeri...

Peki ya hayvanlar
Ormanlar yaban hayvanları için en önemli yaşam alanları, söz konusu yangınlardan mikroorganizmalardan böceklere, kemirgenlere, sürüngenlere, kuşlara ve büyük memelilere kadar çok zengin bir yaban hayatının da olumsuz yönde etkilendi.

Orman yangınlarının yaban hayvanları üzerinde iki önemli etkisi bulunmakta; "Yangınlar hem olay yerinden kaçamayan hayvanların yaşamını kaybetmesi, yaralanması ve sakat kalmasına hem de yaşam alanlarının tahrip olması ve bunun sonucu olarak besin maddelerinin azalmasına yol açıyor." 

Yaban hayvanlarının orman yangınlarından etkilenme derecesinin yangının büyüklüğü ve şiddeti, hayvanın uçma yeteneğinin olup olmaması, hareket yeteneği, yuva yapma yeri (toprak üstü veya toprak altı) ve mevsim gibi faktörlere bağlı olarak değişiklik gösteriyor.  "Yangından en fazla zarar gören hayvanlar, kısa zamanda uzak mesafeye gidemeyen yılanlar, kertenkeleler ve kaplumbağalar gibi sürüngenler, tavşanlar, fareler, kirpiler ve sincaplar gibi kemirgenler."
Geyik, karaca domuz, kurt, çakal, vaşak ve ayı gibi büyük memeliler  ve kuşlar yangından kaçıp kurtulma şanslarının daha fazla olduğu tespit edilen hayvanlar.

"Ancak yangın üreme döneminde olmuşsa kuşlar da dahil olmak üzere hemen tüm canlılar yangından büyük zarar görmektedir. Pek çok canlı yumurtalarıyla ve yavrularıyla birlikte yanmaktadır. Orman yangınlarının yaban hayatı üzerindeki diğer bir etkisi de yaşam alanlarının yok olmasıdır. Bozulan habitatın yeniden oluşması özellikle bazı canlılar için uzun yılların geçmesi gerekmektedir. Bu sırada hayvanlar besin, su, barınak ve eş bulma için başka yaşam alanları bulmak ve o habitatlarda yaşayan hayvanlarla rekabet etmek durumunda kalmaktadır. Üreme döneminde yaşanan yangınlarda, pek çok hayvanın eş tutma, çiftleşme ve yuva yapma stresi yaşadığı için o yıl üreme yapmadıkları görülmüştür."

İnsan sağlığı üzerindeki etkileri
Bu etki, tek taraflı değil: Yangınlar da insanları ve iklimi etkiliyor. İnsanlar için yangınların etkisi sadece hayat ve mal kaybı değildir, aynı zamanda yangınların saçtığı dumanlar, küçük kül parçalarının akciğerlere girerek çok ciddi sağlık zararlarına neden olur. Uzun süreler boyunca yangına maruz kalmak, daha yüksek solunum ve kalp sorunlarıyla ilişkilendirilmiştir.[7] Duman örtüsü yüzlerce kilometre boyunca yol kat edip, yangının yükselttiği havanın daha uzak yerlerde çökmesiyle birlikte hava kalitesini dikkate değer miktarda kötüleştirebilir. Ayrıca yangınlar, yerel su kalitesinin düşmesine ve bitki örtüsü kaybına neden olarak erozyon ve çamur/toprak kaymalarına neden olabilir.

Karbon saçımı üzerindeki etkileri
İklim içinse yangınlar, atmosfere saçılan karbon miktarını doğrudan veya dolaylı olarak artırır. Bir yangın yanarken, alevler nedeniyle ağaçlar veya toprakta depolanan karbon atmosfere saçılır. Kaliforniya veya Alaska gibi yerlerde ayrıca yangın sonrası ölen ağaçların çürümesi boyunca, yani onlarca yıllık süre zarfları boyunca devam eder; çünkü ölü bir ağacın tamamen çürümesi uzun ve yavaş bir süreçtir. Yangında ölen ağaçlar çürüdükçe sadece atmosfere karbon saçmakla kalmazlar, aynı zamanda atmosferden karbon emen bir pompa görevi de göremezler. Randerson ve ekibi tarafından yapılan araştırmalara göre, Endonezya gibi bazı bölgelerde kontrolsüz yangınlardan saçılan karbon, aradan geçen 800 yıldan sonra halen devam etmektedir.[8] Bu karbon, halihazırda iklim değişimini körükleyen sera gazlarının etkisine dahil olmaktadır. 

Arktik çemberi ve poyraz etkili orman eksosistemlerindeki yangınlar, toprakta depolanan organik karbonu yakar ve permafrostun erimesini hızlandırır.[9], [10] Permafrost eridikçe, atmosfere daha fazla metan saçılır - ki metan da bir diğer sera gazıdır.

Aerosol etkisi
Bir diğer araştırma sahası, yangınlarda atmosfere saçılan parçacıklar (veya aerosollerin) karmaşık etkisi üzerinedir. Aerosoller kimi zaman "siyah karbon" da denen, kül gibi koyu renkte olabilirler ve havada asılı kaldıkları süre boyunca Güneş'ten gelen ışınları emebilirler. Sonrasında uzak bir noktada karlı bir bölgeye düşecek olurlarsa, buradaki kar erime hızını artırabilirler ve bu da yerel sıcaklıkları değiştirir: Sıcaklıklar artar, çünkü yerdeki kar Güneş ısısını yansıtıcı etkiye sahiptir.[11] Ayrıca bölgedeki su döngüleri de değişir. Ama bazı diğer aerosol parçacıklar daha açık renklerde olabilirler ve bunlar, Güneş'ten gelen ışınları emmekten çok yansıtırlar. Bunun da atmosferde kaldıkları süre boyunca atmosferi soğutucu bir etkisi olabilir. 

İster koyu renkli, ister açık renkli olsunlar, yangınlarda saçılan aerosoller bulutları da etkileyerek, tropik bölgelerde yağmur damlası oluşumunu zorlaştırabilirler ve dolayısıyla yağış miktarını azaltıp, kuraklıkları körükleyebilirler.[12] 

Sonuç
Yani her türlü yangın çeşidi, arazilerimizi ve atmosferi öyle veya böyle etkiler - ve bu etkilerin izleri onlarca yıl boyunca devam edebilir. Bu yangınların hem anlık etkilerini hem de uzun dönem etkilerini anlamak, uzun döneme yayılmış küresel veri setlerini incelemeyi, bunların tespit ettiği yangınların izlenmesini, bunların haritalandırılmasını, saçılan dumanların takibini ve yağış örüntülerinin değişimlerinin izlenmesini gerektirir. Randerson, sözlerini şöyle tamamlıyor:
‘’İklim ısındıkça, ekstrem doğa olaylarının sıklığı artmaktadır. Dolayısıyla uydu verilerini kullanarak, ekstrem yangınları takip etmek ve anlamaya çalışmak önemlidir. Ancak bu sayede giderek ısınan bir dünyada onları nasıl yönetebileceğimizi öğrenebiliriz.’’

1. Türev İçerik Kaynağı: NASA | Arşiv Bağlantısı

1. ^ W. M. Jolly, et al. (2015). Climate-Induced Variations In Global Wildfire Danger From 1979 To 2013. Nature Communications, sf: 1-11. doi: 10.1038/ncomms8537. | Arşiv Bağlantısı

2. ^ S. Veraverbeke, et al. (2017). Lightning As A Major Driver Of Recent Large Fire Years In North American Boreal Forests. Nature Climate Change, sf: 529-534. doi: 10.1038/nclimate3329. | Arşiv Bağlantısı

3. ^ Earth Observatory. Uptick In Amazon Fire Activity In 2019. (23 Ağustos 2019). Alındığı Tarih: 02 Ağustos 2021. Alındığı Yer: NASA | Arşiv Bağlantısı

4. ^ L. Jenner. Agricultural Fires Seem To Engulf Central Africa. (20 Haziran 2018). Alındığı Tarih: 02 Ağustos 2021. Alındığı Yer: NASA | Arşiv Bağlantısı

5. ^ L. Jenner. Agricultural Fires In Thailand And Myanmar Creating Smoky Skies. (04 Nisan 2019). Alındığı Tarih: 02 Ağustos 2021. Alındığı Yer: NASA | Arşiv Bağlantısı

6. ^ S. Blumberg. Nasa Detects Drop In Global Fires. (29 Haziran 2017). Alındığı Tarih: 02 Ağustos 2021. Alındığı Yer: NASA | Arşiv Bağlantısı

7. ^ F. H. Johnston, et al. (2012). Estimated Global Mortality Attributable To Smoke From Landscape Fires. Environmental Health Perspectives, sf: 695-701. doi: 10.1289/ehp.1104422. | Arşiv Bağlantısı

8. ^ E. B. Wiggins, et al. (2018). Smoke Radiocarbon Measurements From Indonesian Fires Provide Evidence For Burning Of Millennia-Aged Peat. Proceedings of the National Academy of Sciences, sf: 12419-12424. doi: 10.1073/pnas.1806003115. | Arşiv Bağlantısı

9. ^ J. Merzdorf. Boreal Forest Fires Could Release Deep Soil Carbon. Alındığı Tarih: 02 Ağustos 2021. Alındığı Yer: Climate Change: Vital Signs of the Planet | Arşiv Bağlantısı

10. ^ M. Viñas. Nasa Studies How Arctic Wildfires Change The World. Alındığı Tarih: 02 Ağustos 2021. Alındığı Yer: Climate Change: Vital Signs of the Planet | Arşiv Bağlantısı

11. ^ C. Rasmussen. The Water Future Of Earth'S 'Third Pole'. Alındığı Tarih: 02 Ağustos 2021. Alındığı Yer: Climate Change: Vital Signs of the Planet | Arşiv Bağlantısı

12. ^ M. G. Tosca, et al. (2013). Global Impact Of Smoke Aerosols From Landscape Fires On Climate And The Hadley Circulation. Atmospheric Chemistry and Physics, sf: 5227-5241. doi: 10.5194/acp-13-5227-2013. | Arşiv Bağlantısı